SEYFİ DURSUNOĞLU / Büyük Usta
On parmağında on marifet var...

Benim için hem çok kolay hem de çok zor bir röportajdı. Zorluğu bilgisi, kültürü, yetenekleri karşısında neler yapacağımı bilemediğim bir usta ile röportaj yapmak beni çok heyecanlandırdı. Kolaylığı ise ilk defa mail yoluyla röportaj yaptım. Ama Bursa - İstanbul arasında kilometreler olmasına rağmen bilgisayarın başındaki kişi içten, samimi ve gerçekçiydi. Umarım bu içtenliği röportajı okurken siz de fark edersiniz.

Hayatın en önemli kısmı çocukluk yıllarıdır. Sizin çocukluğunuz nasıl geçti?
Zengin bir ailenin çocuğuydum. 6 kardeştik. Ben en küçükleriydim. Benden büyük kardeşlerim biraz haylaz çıktığı için bana ayrı bir ihtimam gösterildi. Özel okullarda okudum, daha sıkı disiplin altında büyüdüm. Yaramazlık yaptım diye ablalarımın dayağını yemişimdir, fakat anne ve babamdan hiç dayak yemedim. Yani özelliği olan iyi bir çocuktum. Kalabalık bir ailede büyüdüm ve çocukluğum büyük bir konakta geçti. Herkesin olduğu gibi ilkokuldayken benimde ayrı bir odam vardı. Ev büyüktü ve tek başına bir odada yaşamak mecburiyetinde bırakıldım. Bunu babam böyle istedi. Mesafeli olmak için miydi? Yahut hayatla mücadelede daha sağlam adımlar atmam için miydi bilmiyorum.

Çocuklara en çok sorulan soru "Büyüyünce ne olacaksın?" Çocukken sizin verdiğiniz cevap neydi?
Babamın zoruyla doktor, mühendis, avukat, mimar gibi şeyler söylerdim. Ama içimden geçen meslekler bunlar değildi.

Sizin verdiğiniz cevap neydi?
Ben tiyatro okumak, tiyatro sanatçısı olmak isterdim. Yine de güzel sanatlara girdim ve şovmen oldum. Bunun içinde tiyatroda var. Ben isteğimi yerine getirdim, bu her insana nasip olmayan bir şeydir. Benim üniversite okuyan arkadaşlarım var, mimar ama mecbur olduğu için gidiyor bir yerde köfteci dükkânı açıyor. Yani önemli olan insanın seçtiği mesleğini yürütebilmesidir.

74 yıllık dolu dolu bir hayat. Bu hayat içersinde hiç şüphesiz acılar, kederler, sevinçler, mutluluklar var. "En iyi fotoğraf çekilmemiş fotoğraftır" cümlesinden yola çıkarsak geriye dönüp baktığınızda aklınızda kalan önemli fotoğraflarınız hangileri?
Tabi insanın hayatında güzel, üzüntülü, sevinçli anları var. Bu her anın tabi ki bir fotoğrafı var. Annemin öldüğü gün, babamın öldüğü gün, benim diplomamı aldığım gün, sahnede muvaffak olduğum gün, TRT'den ısrarla işe çağrıldığım gün, bunların hepsi güzel fotoğraflar. Yani her özel günlerde o fotoğraflar kalıyor insanın aklında. Ama iyi, ama sevinçli, ama üzüntülü, ama dramatik, insanın aklında kalan fotoğraflar onlar olabiliyor.

Huysuz Virjin müstehcen, muzur bir kadın. Seyfi Dursunoğlu ise hazır cevap, beyefendi ama asla müstehcen değil. İkisi arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
Şimdi, ikisi arasında hiçbir bağlantı yoktur. Bir tanesi tamamen sahnede olup biten bir olay, diğeri de diğer yaşam yani sahnenin dışındaki yaşam. Sahnenin dışındaki yaşamımda her insandan farklı olmak değil isteğim. Komşularımla münasebetlerimi bir insan olarak ayarlamak, sanatçı olarak değil. Sanatçılık sahnede kalır ve orada biter. Ondan sonra herkes gibi olmayı tercih ediyorum, bu da benim beğenilen bir yönüm. Ben pazara da çıkarım, alış-veriş de yaparım. Tamam, bir sürü insan gelir hatır sorar öper, beğendiğini belirtir bunlar kötü şeyler değil.

Ama etkilenmiyor musunuz? Bana çok zor geliyor bunları ayırmak. Mesela karşılaştığınız olaylara verdiğiniz tepkiler Seyfi Bey olarak, bazen huysuz gibi cevap vermek istemiyor musunuz?
Hayır istemiyorum. Sahneyle normal yaşamım tamamen ayrı olur. Ama bu demek değildir ki espri yapmam. Gerektiği yerde espri yapılır. Bir içki masasında, arkadaşlarım gelmiş, oturup içki içiyoruz, orada yenir gülünür, eğlenilir. Dışardan baksanız bu burada Huysuz Virjin'lik yapıyor dersiniz. Huysuz Virjin hazır cevap, müstehcen ama ben burada bir masayı neşelendiren, keyif veren bir insan olmayı yeğlerim.

Huysuz Virjin ve Seyfi Dursunoğlu'nun zaman zaman birbirinden sıkıldıkları oluyor mu?
Yok, hayır sıkılmıyorlar, çünkü Seyfi Dursunoğlu Huysuz Virjin'i yaşatıyor, onun sayesinde yaşıyor, şöhrete kavuşuyor, bol paraya kavuşuyor, onun için ondan şikâyetçi olamaz.

Sahne makyajınızı yaparken nelere dikkat edersiniz?
Yani her kadın gibi, kötü olan yerleri kamufle edip, iyi olan yerleri göstermek için ne gerekiyorsa yaparım. Makyaj bunun içindir, burada mühim olan biraz paraya kıyıp çok iyi malzeme kullanmaktır.

Son zamanlarda en çok tartışılan konulardan biri erkeklerin bakımlı olması. Sizce erkeklerde bakım önemli mi?
Erkeklerde bakım olması demek, erkeğin ruj sürmesi demek değildir. Her şeyden evvel kadın ve erkeğin temiz olması gerekir. Bu temizlik bir bakımdır. Yani erkeğin temiz olması da bir bakımdır.

Sıradan bir kostümü bir iki dokunuş ile çok farklı bir hale getirebiliyorsunuz. Hiç tasarımlarınızı markalaştırmayı düşündünüz mü?
Valla yaşım ilerlememiş olsaydı, sanatçı olmasaydım, ben aç kalmazdım, ben yine zengin olurdum. En basiti, ben saksılarıma jüpon yapar giydiririm. Bir gün Cemil İpekçi geldi, "Bu kadar senelik modacıyım, ben hayatımda böyle bir şey düşünmedim" dedi. İstediğim gibi bir kap bulup saksıya oturtamayınca ben de böyle bir şey düşündüm. İşi markalaştıramam ama, bütün elbiselerimin modelini ben tayin ederim. Sanatçı dostlarımdan daha önce giydikleri elbiseleri ister, onları kendime göre değiştiririm.

Günleriniz nasıl geçiyor, hobilerinize vakit ayırabiliyor musunuz?
Tabi ki ayırıyorum. Ben geleni gideni fazla olan, evinin trafiği çok olan bir insan değilim. Çok az ahbabım vardır, çok mesafeliyimdir herkesle. Telefonsuz gelinmez, her gelmek isteyene de gel demem. O bakımdan kendime ayıracağım zaman çok olur. O zamanları da çeşitli hobilerimle dolduruyorum.

Sahnede yaşayıp unutamadığız anılarınızdan birkaçını bizimle paylaşır mısınız?
Tabi, mesela bir tanesi; bir arkadaşımın annesi vardı, bir gün ben sahneye çıkarken 'ay seni okuyayım' dedi. 'Oku' dedim, okudu. Sahneye adım attım ve düştüm. Program bitti, geldim 'bir daha okuma, senin okuman iyi gelmiyor' dedim.

Genel olarak Türk Tiyatrosu konusundaki düşünceleriniz neler?
Eskiden daha çok tiyatroya giderdim, şimdi gidemiyorum. Evim çok uzak, ayıp bunu söylemem, ama maalesef son zamanlarda gidemiyorum. Ama giden arkadaşlarımdan duyduğuma göre, tiyatroda büyük bir ilerleme var. Sinemada da ilerleme var. Her şey kötüye giderken, sanat dünyasının iyiye gitmesi benim de hoşuma gidiyor. Güzel oyunlar çıkarılıyor artık. Daha çok paraya kıyılıyor, dekor ve kostümler daha iyi hazırlanıyor. Daha değerli sanatçılar yetişmeye başladı. Dizilerde görüyorum, yakışıklı diye alıyorlar çocuğu o kadar güzel oynuyor ki, bi de bunun hiç tiyatro tahsili yok. En basiti Yabancı Damattaki Nehir ile Özgür. Bu yetenek zaten içten gelen bir şey. Yetenek varsa, var.

Seyfi ile Huysuz'un Sevda Masalı, Korhan Atay ve Figen Kumru Akşit'in kaleminden bizlere "Katina'nın Elinde Makası" kitabı ile ulaştı. Ses getiren bu çalışma hakkındaki düşünceleriniz neler?
Ben hayatımın kitaba alınmasını istemedim. Bu teklif yayıncıdan geldi. Tabi ki her sanatçı kalıcı olmak ister. Yani ben de öldükten sonra arkada bir şeylerin kalmasını uygun gördüm ve böyle bir kitap yazdık. Çok ilgi gördü, üç - dört baskı yaptı ve okuyan insanlar da okumuş olmak için okumadı, sevdiler. Çalışmamız bir röportaj tarzıydı, severek okundu, ben de çok mutlu oldum. Şimdi de hayatımı filme almak istiyorlar. Bir film teklifi geldi, onun konuşmalarını yapıyoruz. O da güzel bir şey, olumlu bakıyorum. Bunlar kalıcı şeyler, herkese yapılan teklifler değil bunlar.

Yeteneklerimiz bize sunulan en önemli hediye ise, sizin en sevdiğiniz hediyeniz hangisi?
Becerikli olmak, benim en sevdiğim yeteneğim bu. Ben bir masa da yapabilirim, tek bacağı kısa olur, ama bir seferinde kısa olur, ikincide de olur, üçüncüde düzelir. Yani bir şey yapmak için gayret sarf etmek, değişik şeyler yapabilmek. Becerikli olduğumu biliyorum, bu hoşuma gidiyor. Ve beceriksiz insana da, becerikli insanın tahammülü yok. Böyle sakar, beceriksiz, bir çay getirirken döken kişiyi öldürebilirim.

Sahneye çıkmadan önce son olarak ne yaparsınız?
O an hiç kimseyle konuşmadan, kendi kendime kalıp konsantre olmayı tercih ederim. Ama bu hiçbir zaman olamamıştır. Sahneyi görebileceğim bir delikten, insanları 1 - 2 dakika görmeyi tercih ederim, o da pek az olmuştur.

Unutamadığınız anılarınızdan birkaçını bize anlatır mısınız?
Eskiden, bir gecede yedi yerde çalışırdım. Makyajımı yapıp, çorabımı, korsemi, üzerime giydiğim bir bornozla, kombine tuttuğum arabaya binerdim. O her gece beni dolaştırırdı. Yine bir yerde program yaptım çıktım, öbür tarafa gidiyorum, polis çevirdi; 'inin' dedi. Ben de indim arabadan, polis 'önünü aç' dedi. Ben de napayım o 'aç' deyince açtım. 'Allah Allah, kadın ayakkabısı, file çorap, korse, meme…' suratıma bakıyor, şaşırdı adam 'git, git' dedi. Arayacak ama neremi arasın...

Hiç evlenmediniz, çocuk sahibi olmadınız. Neden?
Çok uzun bir müddet beraberliğim oldu, çoğu evliliklerde olduğu gibi o beraberlik bir süre sonra bozuldu. Evlenmem gereken çağda o beraberliği yaşadığım için, 45 - 50 yaşımdan sonra da evlenmeyi düşünmedim. Evlenmediğim için de çok üzüntülü değilim. Televizyonda izlediğim ana haberler iyi ki evlenmemişim dedirtiyor bana. İşte babasını öldüren, anasını doğrayan, tuzlayıp tenekeye basan, bir sürü şeyler duyuyorum. Bir de ben geçimi güç bir insanım, herhalde çocuğum olsaydı, benimkide buna benzer bir şey yapardı. Hiç olmazsa o korkum yok yatarken.

Gelecek için bir projeniz var mı?
İstediğim projeleri tahakkuk ettiremem, çünkü yaşım çok ilerledi. Yani bir müzikal yapıp, o müzikalde başrol oynamayı isterdim; ama her yaşın da kendine göre bir rolü vardır. Her ne kadar Türkan, otuz beşinde pamuk prensesi oynasa da ben öyle bir duruma düşmek istemem. Ben yaşımın icabı bir müzikalde yan rol alabilirim. Ama daha genç yaşımda meşhur olsaydım, büyük bir müzikalde başrol oynamak isterdim. Çünkü benim hem dans etme, hem şarkı söyleme ve mimiklerimi kullanma gibi yeteneklerim var, bunları da şovumda sergiliyorum.

Bursa'da parfümeri konusunda kendini ispatlamış Kağan Parfümeri hakkındaki düşünceleriniz neler?
Bursa'ya gittiğim zaman uğradığım dükkânlardan bir tanesidir. Bir arkadaşım Kağan Parfümeri'ye kadın çamaşırları veriyor, onun aracılığıyla da gidiyorum. Hem satılan ürünlerden, hem de verilen hizmetten memnunum. Ayrıca ikram da yapıyorlar, o bakımdan da severek gittiğim bir dükkân.

Son olarak okurlarımıza neler söylemek istersiniz?
Bu röportajı okusunlar istiyorum, benim her yerde röportajım çıkmaz, az çıkar. Az çıkanın da bir özelliği vardır ki çıkıyordur. Hem bunu okusunlar, hem de okumayı sevsinler, okurlara bunu öneriyorum.

SEYFİ DURSUNOĞLU KİMDİR?
Seyfi Dursunoğlu (Huysuz Virjin), 1932 yılında Trabzon'da doğdu. Deniz Kolejinden 4.sınıfta ayrıldı ve Haydarpaşa Lisesine geçti. Bitirdikten sonra İngiliz Filolojisi bölümünde gördüğü eğitimi yarıda bırakarak Sosyal Sigortalar Kurumu'nda memur olarak çalışmaya başladı. 18 yıl SSK'de devlet memurluğu yaptıktan sonra işinden ayrıldı ve 1970'te Huysuz Virjin olarak sahneye çıkmaya başladı. Önce küçük kulüplerde sahneye çıkmaya başladı ama ünü ağızdan ağza yayıldıkça daha büyük kulüplerden teklif almaya başladı. Her yıl İzmir Fuarı'nda sahneyi Türkiye'nin en büyük solistleriyle paylaştı. İzmir Fuarı'na gelen binlerce insan sayesinde, televizyona çıkmadı ama tüm Türkiye'de kendinden bahsettirdi. Seyfi Dursunoğlu, Huysuz Virjin karakteriyle en büyük sıçramayı TRT'de Öztürk Serengil'in yarışma programına katılarak yaptı. Türkiye'de herkesin tek kanalı seyrettiği bu dönemde Huysuz Virjin'in Öztürk Serengil'e verdiği esprili cevapları gördükten sonra herkes ondan bahsetmeye başladı. Seyfi Dursunoğlu, Huysuz Virjin tiplemesiyle kimsenin söyleyemediklerini söyleyecek güce ulaştı. Gerçekleri esprili bir tarzda ifade etmesi ve sahne şovlarıyla ünü dünyaya yayıldı. Pek çok ülkede sahne alan Dursunoğlu, Huysuz Show adlı programıyla kendini tüm Türkiye'ye tanıttı ve sevdirdi.

Aralık 2006 / Kağan Magazin Dergisi
Ana Sayfa | Şiirlerim | Röportajlarım | Objektifim | Kitabım | İletişim Formu
derya@deryauysal.net