ÖZLEM GÜRSES - İftar
"İftarda bir başkadır sofram"

Evinde sık sık dostlarıyla bir araya gelen Özlem Gürses, bu geleneği Ramazan ayında da sürdürmekten yana.

Her meslekte örnek aldığımız, "onun gibi" olmalıyım dediğimiz kişiler vardır. Benim idolüm, örneğim, onun gibi olabilsem dediğim kişi de Özlem Gürses. Gülüşünü, kahverengi gözlerini, ATV'nin efsane kadrosunun bir parçası olduğu dönemleri, evliliğini ve anneliğini kıskandığım Özlem Gürses şimdilerde çok başarılı bir programcı. Konuklarına duyduğu saygı ve sevgiyi ekran başındakilere yansıtan titiz bir gazeteci. Kısacası kıskandığım ve tanışmak için can attığım biriydi Özlem Gürses. Ve bu hayalim 12 Haziran 2005 Pazar günü gerçekleşti. Acarkent'teki evlerin de beni ağırladıkları için onlara minnetkarım. Önüme yeni ufuklar açan güzeller güzeli "idolüme" ise ne kadar teşekkür etsem azdır.

Öncelikle nasıl bir çocukluk ve öğrenim hayatı geçirdiniz?
Gayet hoş bir çocukluk geçirdim. Annem ve babam çalışıyorlardı. Babam akademisyen. Ben de çoğunlukla anneannemin yanındaydım. Annem de benimle tüm boş vakitlerinde ilgilenirdi. Tek çocuk olmanın getirdiği bir sorumlulukla her işimi kendim yapardım. Okuldan eve gelip kendi yemeğimi yer, odamı toparlardım. Çalışan annenin çocuğu olduğunuz zaman daha bilinçli büyüyorsunuz. Çocukluğuma dair anılarımı düşünüyorum da gerçekten çok anım var. Ama İlkokula başladığım gün gerçekten benim için çok önemliydi. Okulda gayet başarılı bir öğrenciydim. Fakat sırasına oturmayan bir öğrenciydim. Sürekli gezerdim ve sürekli iş bulurdum sınıfta kendime. Öğretmenimde başarılı bir öğrenci olmamdan dolayı sınıf içersindeki davranışlarıma kızmazdı - kızmazdı ama sonunda dayanamadı ve beni aylarca tek başıma bir sırada oturtturdu.

Gazetecilerin çocuklukları hep hareketli geçiyor galiba...
Evet. (Gülüyor) Bizler çok meraklı oluyoruz, yerimizde duramıyoruz. Zaten merak gazetecilikte birinci koşul. Merak olduktan sonra gerisi geliyor.

Çok zor ama bir o kadar da keyifli bir hayatınız var. En önemli anılarınız desek...
Tabii ki ATV haberin efsane kadrosu diyebileceğim kadronun bir parçası olduğum dönem. Biz sektörün en iyileri ile çalışıyorduk. O ekiple çalışmak o zamanda gurur verdi bana şimdi de gurur veriyor. Benim bu mesleğe başlamama vesile olan Ali Kırca, artık benim ablam olan Ayşenur Arslan, Haber Müdür Yardımcımız Oğuz Haksever, Ankara Temsilcimiz Baki Şehirlioğlu, Ankara Muhabirlerimiz Ayhan Karadağ, Murat Çelik, Gürkan Zengin, İstanbul'daki yıldız kadromuz; Mete Çubukçu, Yonca Sevim, Şebnem Sunar Küçük, Mehmet Güç... O kadro hepimizin bir arada olduğu olağanüstü kaliteli bir kadroydu. O zamanlar reyting kaygısı olmadan habercilik yapılıyordu. Biz işimizi yaparken "Bugün Türkiye'de ve dünyada ne oldu?" sorusuna cevap verebilen bülten hazırlıyorduk. Sonra bu ekip çeşitli sebeplerle dağıldı. Bir daha da hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Ben Galatasaraylıyım. Galatasaray'ın UEFA Kupasını aldığı yıl ATV'de haber muhabiriydim. Bizzat yurtdışında o maçı takip ettim. O kupayı alan Galatasaray'ın efsane kadrosunu ve takım olarak sahada yaydıkları sinerjiyi nasıl bugün özlüyorsak ATV'nin o kadrosu da bugün özleniyor. Ali Kırca ekranda olabilir, ama o ATV bu ATV değil. Bundan emin olabilirsiniz.

Gazetecilik mesleği insanın içine işleyen ve bırakılması çok zor bir meslek. Mesleğe yeni başlayanlar için neler söylersiniz?
Ben mesleğime saygı ve sevgi ile yaklaşan biriyim. Mimarlık üzerine eğitim almama rağmen kendime hiçbir zaman mimar diyemedim. Çünkü bana göre mimar; bu işe gönül vermiş, bu işi bir yaşam biçimi olarak kabul etmiş kişidir. Ben mimarlığın sadece eğitimini aldım. Gazetecilik mesleği de bana göre öyle. Kendime bile dolu dolu gazeteciyim diyemiyorum. Bence gazeteci çok önemli bir adam, bir kadın. Gazeteci olmak bir yaşam biçimi. Tıpkı mimarlık gibi, doktorluk gibi, diğer meslekler gibi. Gazetecilik her boyutu ile zor bir meslek. 24 saat o şekilde yaşamanız lazım. Meraklı olmanız lazım, istekli olmanız lazım, samimi olmanız lazım, kuşkucu olmanız lazım, derin olmanız lazım. Kısacası bütün bunları olmanız lazım. Bütün bu lazımlarda bir anda olmuyor. Ben kendime açıkçası daha çok yayıncı diyorum. Tüm gazetecilerin önünde de saygı ile eğiliyorum ve günün birinde umarım ben de o sıfatı kendime yakıştırırım. Genç meslektaşlarıma gelirsem inatçı olsunlar, çünkü gördüğüm kadarıyla bu meslekte inatçılık çok önemli. Her şeyden çok inançlı olsunlar. Şimdi ben biraz muhabirlik yapıyım da sonra ana haber sunayım demesinler. Bunların ikisi çok farklı alanlar. Muhabir arkadaşlar, kameraman arkadaşlar lütfen bu işi yapıyor olmanın gururunu yaşasınlar. ATV ve Star'da çalıştığım dönemlerde birçok kez görev için yurtdışına çıktım. Dünyanın çeşitli bölgelerindeki gazetecileri gözlemledim. Bu işe CNN'in, BBC'nin muhabirleri bir meslek olarak bakıyor. 40-45 yaşında muhabirler takım elbiseleri, ellerinde bir gazeteciye lazım olan kalem ve defterleriyle haber yerine geliyorlar. Bizdeki gibi fiziki görünüm çok da önemli değil. Bugün Türkiye'de gerçekten haberin mutfağında yetişenler haberin başına geçmeye başladılar. Sonay Dikkaya son derece değerli bir haber spikerimiz olmasına rağmen Mehmet Ali Brand o koltuğa layık görüldü. Bugün Ali Kırca'nın olduğu yer doğru bir yer. Olması gereken budur. Lütfen inatçı olsunlar ve bu meslekle bir hayat kurulabileceğini hiç akıllarından çıkarmasınlar. Çünkü tüm dünyada işleyiş böyle. Ben muhabirken uyandığımda "Bugün işe gitmezsem, hayat durur" derdim. Deprem olmuş, sel olmuş, yangın var. Benim orada olmam gerekiyor. Ayrıca medyada onun faksını çekmem, bunun kahvesini yapmam, çalan telefonlara bakmam diye bir şey olamaz... Hiçbir şeye itiraz etmesinler. Medyadaki yapılanmalar aile ortamı gibi. Medyada sabah dokuz akşam beş arasında çalışmıyorsunuz.

Profesyoneller programında sizi izledikten sonra bir kez daha hayatınıza hayran oldum. Hayatta hiç yapamadığım ve keşke yapsaydım dediğiniz neler var?
Çok şey var. Dışarıdan bakıldığında bir model gibi duruyor olabilirim ama bu işin eğitimini almak isterdim. Ben ODTÜ Mimarlık Fakültesi'nde okudum. Çok da başarılı bir öğrenciydim. O okulda okumak isteyenlere göre benim yaptığım şımarıklık. Ama ben bu meslekte yer almak istedim, bunu seçtiğim için de çok mutluyum. Daha sıcak alanlarda çalışmak isterdim. Örneğin savaş muhabirliği yapmak isterdim ama bayan olmanın dezavantajını maalesef yaşadım.

Gazeteci olmanızın yanında aynı zamanda iyi bir eş ve annesiniz. Annelik nasıl gidiyor?
Annelikten sonra herşeyim yarım yamalak. Hayatımdaki hiçbir şey tam değil. Buna anneliğimde dâhil. Ama şöyle bir şey söyleyebilirim; annelik bir tercih, bir seçim. Ben biraz yakalandım diyebilirim. Planlamadığım bir zamanda bebeği öğrendim. Ve oğlumuz doğdu, iyi ki de doğdu. (Gülüyor) Anneliği sana şöyle özetlersem; bir şeyi bilirsin, ama olduğu zaman şaşırırsın. İstanbul depremi olacağını biliyoruz ama olduğu zaman hepimiz şok olacağız. Annelik de böyle bir şey. 50 yaşında da anne olsan, 30 yaşında da anne olsan aynı şaşkınlığı yaşıyorsun. Hiçbir zaman anneliğe hazır olunmuyor. Hem biyolojik, hem fizyolojik hem de psikolojik olarak olağanüstü bir durum. Fakat benim tahminlerimin üzerinde mesai gerektiren bir görev. Aşırı hassas yapım ve herşeyi ciddiye almam oğlumun bakımında da geçerli. Şu an oğlum iki buçuk yaşında. İki yıllık yaşantısı hep benimle geçti, çok az yardım aldım. İlklerini ben göreyim istedim, hep anılarımız olsun istedim. Çalışan biriyseniz annelik çok başka bir disiplin gerektiriyor. Ama işimde bile içime sinmeyen taraflar var artık. Anne olmadan önceki gibi kariyerimle ilgilenemiyorum, eşimle - ailemle ilgilenemiyorum, arkadaşlarımla, dostlarımla ilgilenemiyorum. Müthiş bir bölünmüşlük duygusu var. Ancak çocuk bir koyup, kırk aldığınız tek nokta. Bu konu ile ilgili bir kütüphane dolusu kitap bitirdim... (Gülüyor) Bir çocuğun ilk üç yılı ile ilgilendiğiniz zaman o çocuğun kırk yılını kurtarıyorsunuz. Başka nerede bir ya da üç koyup kırk alabiliyorsunuz ki? İkinci çocuğu da düşünüyorum, çünkü ben tek çocuğum... Bunun avantajlı tarafları olduğu gibi dezavantajlı tarafları da var. Ancak oğlumun doğumu ve sonrasındaki süreçten çok etkilendiğim için ikinci çocuk konusunda eşimi ikna etmem gerekiyor. (Gülüyor)

Bebeğinizi büyüttükten sonra mesleğinize geri döndünüz. Hafta içi her akşam Habertürk'te yayınlanan 20.SAAT isimli programı hazırlayıp - sunuyorsunuz. Canlı yayın riskleri neler?
Programa davetli konuğun son anda gelmemesi gibi durumlara ben alıştım artık... Çok normal bir durum gibi geliyor bana. Fakat konuğunuzla aranızda canlı yayında olması gereken sıcaklığı yakalayamıyorsanız asıl sorun bence bu. Herkesle aynı sıcaklığı yakalamanızda zor tabii. Programda verdiğiniz mesajda çok önemli; "Ben büyük gazeteciyim, seni mahvederim, seni küçük düşürürüm, seni incitirim mesajları yerine bende senin gibi biriyim. Paylaş benimle herşeyini mesajını" veriyorum. Çağırdığım konukların çoğunu ilk defa programım öncesinde görme şansım oluyor. Programıma erken dahi gelseler "hoş geldiniz" der, bir ihtiyaçları olup olmadığını sorar ve ortadan kaybolurum. Yayın saatinde sorduklarım da merak ettiklerimdir. Canlı yayın öncesinde mutlaka konuğumu çalışırım. Ama konuğum hakkında bilgi sahibi olmak için çalışırım, onun eksiklerini yakalamak ve köşeye sıkıştırmak için değil. Bu insan kim, neler yapar? Verileri toplar, ne merak ediyorsam onu sorarım. Samimiyeti yakalarsanız bir çok gazetecinin sormadığı soruları sorarsınız, doğrusu da budur. Soruları önceden hazırlamam ama konuğum hakkında her zaman tam bilgiye sahibimdir. Eğer sohbet çok güzelse bazen sormak istediğim soruları unuttuğum zamanlarda oluyor. Bazende sohbet akmaz... Canlı yayındasın ve iki tarafında beğenmediği bir sohbet ortaya çıkıyor. Ama şunu biliyorum ki konukları dinlemek lazım. Sadece karşı tarafa soru sormak için konuğu karşınıza almayın. Doğru soru sormak ve aynı soruyu tekrar sormamak için mutlaka dinleyin.

Peki, konuklarınızı seçerken nelere dikkat edersiniz?
Söyleyecek sözü olan kişiler ile kamuoyunda olumlu etkiler bırakanları seçmeye çalışıyorum. Konukları sıkıştır, reyting al, gerisini boşver mantığına sahip değilim. Türkiye'nin de değerleri olduğunu, olumlu yönlerinin olduğunu göstermek amacım. Anlatacak söze sahip insanlara zaman verebilmek önemli benim için. Suya sabuna dokunmadan bir gazetecilik yaptığım için kimseyi de inciltmiyorum. Habertürk yöneticilerine de bana verdikleri destekten dolayı şükranlarımı sunuyorum. Ekranın en önemli saatini bana emanet ettiler. Bu konu ile ilgili inanılmaz rahatım. Habertürk bir grup gazeteci tarafından kurulan bir kanal. Ve ben tek kişilik bir iş yapıyorum. Programımın başından sonuna kadar herşeyle kendim ilgileniyorum. Konuğun gelmesinden konuğa ikram edilecek yiyecek ve içeceklere, saçımdan makyajıma kadar... Profesyonelliği gençlerin böyle algılamasını istiyorum. Bir işi iyi yapıyorsanız 15 kişi ile hazırlamanız ya da 100 kişi ile hazırlamanız önemli değil. Yöneticiler de medya sektöründe sorun çıkarmayan, kendi başına yeten elemanları severler. Bu meslek zaten bir sevgi mesleği. Herkesin eğlendiği zaman siz çalışırsınız, herkes tatil yaptığında siz görev başındasınızdır. Ama bu da hayata karşı sizi farklı kılıyor bence...

Hayatınızla ve mesleğinizle ilgili şans meleklerine inanıyor musunuz?
Hayat meslekten ibaret değil. Ama meslek anlamında gerçekten şanslıyım. Günün birinde medyanın bir çalışanı olmak benim için büyük bir hayaldi. İyi bi CV ve yatkın bir karakter medyanın içersinde olabilmeniz için yetmiyor açıkçası. Dolayısıyla şans meleklerine inanıyorum. Büyük resme baktığım zaman hep güzellikler görüyorum. Hayat aslında bir yap boz gibi Derya. Küçük bir parça seni heyacanlandırıyor, hayal kırıklığına uğratıyor, öfkelendiriyor, neşelendiriyor, ağlatıyor. Ve o parçanın senin hayatında nasıl durması gerektiğini başlarda kestiremiyorsun, fark edemiyorsun. Ama zaman geçince o yap boz parçası başka parçalarla birleştiğinde, bütün yap boz ortaya çıktığında herşeyi daha rahat anlayabiliyorsun.

Ben biliyorum ki Özlem Gürses evinde dostlarıyla vakit geçirmekten çok hoşlanıyor. Ramazan ve iftar sofraları için neler söylemek istersiniz?
Evim benim için gerçekten çok önemli. Evimde konuklarımı ağırlamak, sık sık dostlarımla bir araya gelmek yoğunluğuma rağmen vazgeçemeyeceğim çok özel bir durum. Elbette bu geleneği bereketli iftar sofralarıyla ramazan ayında da sürdürmekten yanayım.

Son sorum. Soru soran taraf mı yoksa sorulara cevap veren taraf mı?
Sanırım soru soran kişi olmak daha kolay. (Gülüyor)

Ekim 2005 / Olay Gazetesi Ramazan Özel Eki
Ana Sayfa | Şiirlerim | Röportajlarım | Objektifim | Kitabım | İletişim Formu
derya@deryauysal.net